İdarecilik bir sanattır. Çözüm üretme, insanları tanıma, doğru zamanda doğru kararları verebilme sanatıdır. Bu sanatı herkes icra edemez. Çünkü idarecilik yalnızca bilgiyle, kitap okuyarak ya da ezberlenmiş yöntemlerle kazanılabilecek bir meziyet değildir. Asıl idarecilik, zamanla, yaşayarak, tecrübe ederek ve karşılaşılan sorunlardan ders çıkararak öğrenilir.
Bir idareci için çok çalışmak, sürekli meşgul görünmek her zaman başarıyı getirmez. Bazen öyle sorunlarla karşılaşılır ki idareci, o sorunu çözemezse zamanla sorunun bir parçası hâline gelir. İşte tam da o noktada idarecilik sanatının hünerlerini sergileme zamanı gelir. İyi bir idareci, her gün yeni bir tecrübeyle kendini geliştirir; sorunların içinde kaybolmak yerine onlara çözüm üretir.
İdarecilik sanatını anlatan, Amerika'da yaşanmış ibretlik bir örneği paylaşmak istiyorum.
Amerika'nın büyük imalat fabrikalarından birinin yönetim kurulu üyeleri, kâr-zarar hesaplarını incelerken fabrika müdürünün aldığı yüksek maaşı dikkat çekici bulurlar. Kendi aralarında yaptıkları değerlendirmede, bu maaşın önemli ölçüde düşürülebileceğini düşünürler. Ancak karar vermeden önce iki kişilik bir heyet oluşturarak fabrika müdürünün gerçekte ne iş yaptığını yerinde görmelerine karar verirler.
Heyet, bir sabah habersizce fabrikaya gider ve müdürün odasına girer. Karşılaştıkları manzara oldukça şaşırtıcıdır.
Fabrika müdürü elinde kahve fincanı, ayaklarını masasının üzerine uzatmış, etrafına gülümsemeler saçmaktadır. Masasının üzerinde ne bir dosya ne de herhangi bir evrak vardır.
Heyet üyeleri bir süre müdürle sohbet eder. Bu süre içerisinde onun herhangi bir işle meşgul olmadığını, yalnızca birkaç basit telefon görüşmesi yaptığını görürler.
Ziyaretin ardından yönetim kuruluna sundukları raporda, müdürün üç saati aşkın süre boyunca kayda değer hiçbir işle uğraşmadığını belirtirler. Bu nedenle yıllık 100 bin dolar maaş alan müdürün ücretinde üçte iki oranında tasarruf yapılabileceğini savunurlar.
Ancak fabrika müdürü maaşının düşürülmesini kabul etmez ve görevinden ayrılır. Yönetim kurulu da daha düşük maaşla çalışmayı kabul eden adaylar arasından yeni bir müdür atar.
Aradan üç ay geçer. Fabrikanın üretim istatistiklerinde küçük ama dikkat çekici bir düşüş yaşanmaya başlar. Yönetim kurulu üyeleri, yeni müdürün henüz işe alışma sürecinde olduğunu düşünerek durumu önemsemezler.
Altıncı ayın sonunda ise üretim rakamlarındaki düşüş belirgin hâle gelir. Bunun üzerine eski heyet üyeleri yeni müdürü ziyaret etmeye karar verir.
Müdürün odasına girdiklerinde bambaşka bir manzarayla karşılaşırlar. Yeni müdür kan ter içinde çalışmaktadır. Bir eli telefonda, diğer eli imzalaması gereken evraklardadır. Gelen giden o kadar çoktur ki heyet üyeleriyle doğru dürüst ilgilenmeye bile fırsat bulamaz.
Heyet, müdürün bu kadar yoğun ve özverili çalışmasını görünce işlerin zamanla düzeleceğini düşünerek biraz daha beklemeye karar verir.
Ancak yıl sonunda beklenmedik bir sonuçla karşılaşırlar. Her zaman kâr eden fabrikanın bilançosu zararla kapanmıştır. Yönetim kurulu bu durum karşısında yeniden harekete geçer ve meseleyi araştırmak üzere başka bir heyet görevlendirir.
Bu kez heyet doğrudan müdürün odasına değil, fabrikanın üretim alanına gider. İş başında bekleyen işçilerle karşılaşırlar. Neden çalışmadıklarını sorduklarında şu cevabı alırlar:
"Özel bir döküme başlayacağız. Fabrika müdürü, ben gelmeden başlamayın, dedi. Biz de kendisini bekliyoruz. Ancak kendisi elektrik atölyesinden bir türlü ayrılamadı."
Heyet üyeleri daha sonra yaşlı bir ustabaşıyla konuşmak ister. Fabrikanın neden eski verimliliğini kaybettiğini sorduklarında ustabaşı içini dökmeye başlar:
"Baylar, eski müdürümüz ayrıntılarla uğraşmazdı. İleriye dönük planlar yapar, gerekli tedbirleri alır ve işleri bize bırakırdı. Biz de normal zamanlarda kendisini rahatsız etmezdik. Ancak içinden çıkamadığımız olağanüstü bir sorunla karşılaştığımızda ona başvururduk. Çünkü bilirdik ki o, mutlaka bir çözüm üretirdi.
Güler yüzlüydü, bizimle şakalaşırdı ama aynı zamanda hepimiz için düşünürdü. Gerçek bir fabrika müdürüydü.
Şimdiki müdürümüz de dürüst, iyi niyetli ve hatta eskisinden çok daha çalışkan bir insan. Fakat hiçbirimize güvenmiyor. Her işin kendisi tarafından yapılmasını istiyor. Bizim işlerimize müdahale ettikçe biz ustabaşılıktan amele çavuşluğuna düştük. Oysa müdürlük makamı boş kaldı.
Eskiden elinde piposuyla geleceği düşünen, plan yapan, tedbir alan bir insan vardı. Şimdi ise o makamda böyle düşünen kimse yok."
Bu sözler, aslında bütün meseleyi özetliyordu.
Yönetim kurulu, yaşadığı bir yıllık acı tecrübenin ardından eski müdürü yeniden göreve getirmek ister. Ancak bu kez onu 100 bin dolar yerine 150 bin dolar maaşla çalışmaya ancak ikna edebilir.
Çünkü artık anlamışlardır ki bir yöneticinin değeri, gün boyunca ne kadar meşgul göründüğüyle değil, kurumun geleceğine ne kattığıyla ölçülür.
İdarecilik gerçekten güç bir sanattır. Öyle bir sanattır ki ortaya koyduğu eser her zaman gözle görülmez. Değeri bazen yıllar sonra, yapılan işlerin sonuçlarıyla ve ortaya çıkan başarılarla anlaşılır. Bir idarecinin gerçek kıymetini günlük gözlemlerle ölçmek kolay değildir. Onu en iyi, zamanın ve tecrübenin süzgecinden geçmiş tarafsız değerlendirmeler ortaya koyar.
Bu nedenle her gün takdir edilmeyi, alkışlanmayı ve yaptığı her işin fark edilmesini bekleyenlerden gerçek anlamda bu sanatın ustası çıkması zordur.
Unutulmamalıdır ki idarecilik, her işe bizzat müdahale etmek, her kararı tek başına vermek ve herkesten daha fazla çalışmak değildir. Asıl maharet, doğru insanlara güvenmek, yetki ve sorumluluk vermek, gerektiğinde yol göstermek ve çözümü zor sorunlar karşısında inisiyatif alabilmektir.
Başkalarına tavsiyede bulunmak, yeni yollar önermek, hatta karar vermek kolaydır. Asıl zor olan, insanın kendi gururunu yenmesi, her şeyi kendisinin yapamayacağını kabul etmesi ve gerektiğinde geri durabilmesidir.
Çünkü iyi idareci, her işi kendisi yapan değil, herkesin işini en iyi şekilde yapabileceği ortamı hazırlayandır.
İşte idarecilik tam da budur: Herkesin işini yapmak değil, herkesin işini yapabilmesini sağlamaktır.