Bu mübarek zikir, sadece dilde tekrar edilen birkaç kelimeden ibaret değildir. Bu ifade, kulun Rabbini bütün noksan sıfatlardan tenzih etmesi ve bütün hamdlerin yalnız O’na ait olduğunu ilan etmesidir. Risale-i Nur’un nazarında ise bu tesbih, kâinatın umumi ibadetine şuurlu bir tercüman olmaktır.
Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, On Birinci Söz’de insanı kâinatın seyircisi değil, onun şuurlu bir temsilcisi olarak takdim eder. Çünkü bütün mahlûkat, kendilerine verilen vazifeyi eksiksiz yerine getirerek Cenâb-ı Hakk’ın isimlerini gösterir. Güneş nuruyla, bulut yağmuruyla, ağaç meyvesiyle, arı balıyla, çiçek kokusuyla ve kuş sesiyle “Sübhânallah” demektedir. İnsan ise bunların hepsini görüp anlayan bir muhatap olarak “Elhamdülillâh” demekle vazifelidir.
Kâinatın Diliyle Tesbih: Her Varlık Zikir Halindedir
Kur’ân-ı Kerîm’de, “Göklerde ve yerde bulunan her şey Allah’ı tesbih eder.” buyrulur. İnsan çoğu zaman bu tesbihi işitemez; çünkü o tesbih sözle değil, hâl diliyledir. Baharın gelişi, toprağın dirilişi, bir çekirdeğin koca bir ağaca dönüşmesi, yeni doğan bir bebeğin büyümesi, hepsi İlâhî kudretin sessiz fakat çok kuvvetli tesbihleridir.
Nimetten Mün’im’e Ulaşmak: Şükrün Hakikati
Risale-i Nur’un en mühim derslerinden biri de nimetten Mün’im’e ulaşmaktır. İnsan çoğu zaman nimetin kendisinde kalır; ekmeği görür fakat Rezzâk‘ı unutabilir. Suyu içer fakat Rahîm olan Rabbini hatırlamayabilir. Hâlbuki her nimet, sahibini tanıtan bir mektuptur. O mektubu okuyabilen insan, nimeti değil nimeti vereni sever.
Şükür de işte bu marifetin meyvesidir. Dil ile “Elhamdülillâh” demek şükrün başlangıcıdır; asıl şükür ise nimeti Allah’ın rızası istikametinde kullanmaktır. Göz harama bakmazsa şükreder; kulak hakikati dinlerse şükreder; dil yalandan korunursa şükreder; akıl imanı kuvvetlendirecek şekilde çalışırsa şükreder. Mal zekât ve sadaka ile, ilim öğretmekle, makam adaletle kullanılırsa bunların her biri ayrı bir şükür olur.
Bediüzzaman Hazretleri’nin dikkat çektiği hakikatlerden biri de şudur: Şükür nimeti artırır, nankörlük ise bereketi kaldırır. Kur’ân’daki “Şükrederseniz elbette nimetimi artırırım.” müjdesi bunun en açık delilidir. Artış yalnız malda değil; huzurda, sağlıkta, gönül zenginliğinde ve iman nurunda da tecelli eder.
Şükrün Kaybı ve Kalp Huzuru
Bugün insanlığın en büyük sıkıntılarından biri, nimetlerin çoğalmasına rağmen şükrün azalmasıdır. Sofralar büyümüş, fakat hamd küçülmüştür. İmkânlar artmış, fakat kanaat azalmıştır. Bunun neticesinde kalpler huzuru kaybetmiştir. Çünkü nimet, şükürle kıymet kazanır; şükürsüz nimet ise insana mesuliyet yükler. Mümin, her sabah gözünü açtığında yeni bir ömre kavuştuğu için şükreder. Bir bardak su içerken, nefes alırken, evladına bakarken, yürüyebilirken bile Rabbinin ihsanını görür. Böyle bir nazarla yaşayan kimsenin hayatı ibadete dönüşür. Her nimet onu Allah’a yaklaştıran bir vesile olur.
Netice olarak “Sübhâneke ve bihamdik”, yalnız bir zikir değil, bir hayat düsturudur. Kâinatın tesbihatını dinleyen, nimetlerden Mün’im’e ulaşan ve her hâlinde Rabbine hamd eden insan, hakiki kulluğun lezzetine erişir. İşte Risale-i Nur’un verdiği en büyük derslerden biri de budur: Kâinat büyük bir mescittir; mahlûkat cemaat hükmündedir; insan ise o cemaat içinde şuurlu bir kul olarak Rabbine hamd ve sena etmekle vazifelidir. Vesselâm….