Bir şehrin ruhu olur mu? Olur elbet. Taşında, toprağında, kaldırımlarında yürüyen ayak izlerinde, duvarlarına sinmiş seslerde… Ama son yıllarda bu ruhu duymak giderek zorlaşıyor. Betonun gri sessizliği, şehrin eski melodisini bastırıyor.
Eskiden bir mahalle kapısını araladığınızda, sokakta oynayan çocukların kahkahası karşılar sizi. Bir pencere kenarında çiçek sulayan teyze, yan sokaktan geçen simitçinin sesi, köşe başında tavla oynayan iki komşu… Bunlar şehrin müziğiydi. Şimdi ise aynı sokaklardan geçtiğinizde göğe uzanan yüksek duvarlar, kapalı kapılar, asansörle çıkılan onca kat arasında birbirine yabancılaşmış yüzler var.
Şehir büyüdükçe insan küçülüyor sanki. Beton yükseldikçe, insana ayrılan alan azalıyor. Ağaç yerine direk, gölge yerine cam kuleler… Oysa bir ağacın gölgesinde edilen sohbet, bir bankta oturup paylaşılan sessizlik, insana kentin en pahalı rezidansından daha büyük bir huzur verir.
Şehirde sosyalleşmek artık bir tuşa basmak kadar kolay görünüyor. Bir mesaj, bir bildirim, bir emojilik samimiyet… Ama yüz yüze söylenen bir “günaydın”ın yerini hiçbir şey tutmuyor. İnsan aslında en çok insana ihtiyaç duyuyor; bunu unuttukça şehirler daha da ağırlaşıyor üzerimize.
Peki bu gidişatın geri dönüşü yok mu? Var elbette. Bir ağacı sahiplenmekle başlar, apartman bahçesine bir bank koymakla, komşuya “kahveye beklerim” demekle… Şehir dediğimiz, yalnızca yollar ve binalardan ibaret değil; birbirimizin yüzünde bulduğumuz tebessümlerden, paylaştığımız küçük anlardan ibaret aslında.
Beton yükselmeye devam etse bile, biz biraz olsun şehre insan kokusu katabilirsek, o zaman şehir yeniden nefes alır. Çünkü unutmayalım: Şehir bizim dışımızda bir varlık değil, biz şehiriz. Ve biz hangi duyguyu taşır, hangi yaşamı seçersek, şehir de ona dönüşür.