İnsan, gördüğü her hadiseyi hakikatiyle bilemez. Gözün gördüğü ile işin iç yüzü her zaman aynı olmayabilir. Bu sebeple İslâm ahlâkı, insanların niyetleri ve halleri hakkında peşin hüküm vermeyi değil, hüsn-ü zan etmeyi tavsiye eder. Çünkü su-i zan çoğu zaman insanı hataya, hatta günaha sürükler.
Geçtiğimiz günlerde yaşanan küçük bir hadise, bu hakikati ne kadar güzel ders verdi. Sabah vakti bir yere gitmem gerekiyordu. Spor kıyafetli genç bir kız hızlı adımlarla yanımızdan geçti, bir kişi kendi kendine: “Allah bilir, bu kız sabah sabah nereye, kiminle eğlenmeye gidiyor?” diye mırıldandı.
Önümüzde orta yaşlı bir hanım, iki elinde ağır valizlerle telaşlı bir şekilde yürüyordu. Genç kız, kadının yanına yaklaştı, elindeki büyük valizi aldı ve onunla birlikte yürümeye başladı. Uzaktan onları takip edebiliyordum. Bir süre sonra valizi tekrar hanıma teslim etti ve yakındaki fırına doğru yöneldi. O zaman anlaşıldı ki genç kızın maksadı sabah kahvaltısı için ekmek almaya gidiyormuş.Fakat onu tanımayan kişi, daha ilk anda hakkında kötü bir hüküm vermiş, kalbinde su-i zanda bulunmuştu. Hakikat ortaya çıkınca da ne kadar yanlış düşündüğü anlaşılmış oldu. Bu hadise bize gösteriyor ki insan, bilmediği bir mesele hakkında kesin hükümler vermemelidir. Çünkü çoğu zaman görünen, hakikatin tamamı değildir.
Kur’ân-ı Kerîm’de Cenâb-ı Hak: “Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır.” (Hucurât Sûresi, 49:12) buyurarak müminleri su-i zandan men etmektedir.
Bediüzzaman Said Nursî, müminler arasındaki kardeşliğin korunması için hüsn-ü zannın büyük bir esas olduğunu ifade eder. Özellikle Yirmi İkinci Mektup'ta müminlerin birbirlerinin kusurlarını araştırmak yerine güzel taraflarını görmeleri gerektiğini anlatır. Orada özetle, mümin kardeşinin fenalıklarını büyütmenin değil, iyiliklerini nazara almanın kardeşlik hukukunun gereği olduğunu ifade eder.
Ayrıca Lem'alar'da, Yirmi Birinci Lem'a (İhlâs Risalesi) içinde, müminlerin birbirlerine karşı rekabet ve tenkit yerine muhabbet ve hüsn-ü zanla yaklaşmaları gerektiği vurgulanır. Bu eserlerde verilen ölçüler, sosyal hayatta karşılaştığımız insanlara da uygulanabilecek önemli prensiplerdir.
Bu prensipler, insanların kusurlarını büyütmek yerine güzel yönlerini görmeye çalışmanın ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Su-i zan yalnız hakkında kötü düşünülen kişiye zarar vermez; asıl zararı onu taşıyan kalbe verir. Çünkü sürekli insanların kusurlarını arayan bir insan, zamanla etrafında güvenilecek kimse bulamaz hale gelir. Kalbi şüphelerle dolar, huzuru kaçar.
Hüsn-ü zan ise insanı rahatlatır. İnsanların niyetlerini Allah'a havale etmeyi öğretir. Bilmediği hususlarda susmayı, araştırmadan hüküm vermemeyi kazandırır. Böylece hem kardeşlik bağları kuvvetlenir hem de toplumda güven ve muhabbet gelişir.
Hülâsa: Sabah vakti fırına ekmek almaya giderken yolda bir yaşlı kadına yardım eden genç kız, farkında olmadan hepimize güzel bir ders vermiş oldu. Bir insanın dış görünüşüne, kıyafetine veya yürüyüşüne bakarak onun hakkında hüküm vermek doğru değildir. Hakikat çoğu zaman göründüğünden farklı olabilir.
Müminin vazifesi insanların gizli hallerini araştırmak değil, onlar hakkında mümkün mertebe hüsn-ü zan etmektir. Çünkü niyetleri bilen yalnız Allah'tır. Bizlere düşen ise Kur'ân'ın emrine kulak vererek su-i zandan sakınmak, hüsn-ü zanı hayatımızın bir düsturu haline getirmektir. Böyle yaptığımızda hem kalbimiz huzur bulacak hem de toplumdaki sevgi, güven ve kardeşlik bağları daha da kuvvetlenecektir. Vesselâm….
18.6.2026
Rüstem Garzanlı