Mesnevi-i Nuriye’de “cemalın gözünde celâl ne kadar cemildir; celâlın gözünde dahi cemâl o kadar celildir.” Tefekkür sahası geniş olan şu kâinat kitabına dikkatle bakarsan, göreceksin ki, hiçbir satırı yalnız Celâl ile hiçbir yaprağı da yalnız Cemâl ile yazılmamıştır. Her ikisi de birbirine omuz vermiş, biri diğerini tamamlamış azamet ile letafet, kudret ile rahmet, heybet ile şefkat iç içe tecelli etmiştir.
İsm-i Celâl, ekseriyetle külliyat sahifelerinde okunur. Güneşlerin seyrinde, yıldızların haşmetinde, dağların vakarında, denizlerin dehşetli dalgalarında, semavatın nihayetsiz genişliğinde ve nevilerin devamını temin eden küllî kanunlarda Celâl'in mührü görünür. Bütün mahlûkatı bir ordu gibi sevk ve idare eden, mevsimleri bir kumandan emriyle değiştiren, hayat ve mematı aynı intizam içinde yürüten o kudret-i ezeliye, Celâl isminin azametini ilan eder.
İsm-i Cemâl ise cüz'iyatın latif aynalarında cilvelenir. Bir çiçeğin tebessümünde, bir kelebeğin kanadındaki nakışta, bir yavrunun masum bakışında, bir meyvenin lezzetinde, bir annenin şefkatinde ve insan simasındaki hikmetli güzellikte Cemâl'in ince sanatını seyredersin. Bir tek yaprakta görünen sanat, bütün baharın güzelliğini içine alacak derecede harikadır. Bir damla suda dahi sonsuz bir Cemâl'in akisleri parlar.
Demek nevilerde görünen küllî intizam, Mutlak Celâl'in tecellisidir. Eşhasın simalarındaki letafet, çiçeklerin nakışlarındaki zarafet ve her ferdin kendine mahsus hüsnü ise Cemâl'in cilveleridir. Hem Celâl, vahidiyet sırrıyla görünür. Bütün kâinatı ihata eden birlik, umumi kanunlar ve külli tasarruflar hep vahidiyetin cilveleridir. Cemâl ise ehadiyet sırrıyla her bir fertte ayrı ayrı parlar. Bir çiçeği bütün çiçeklerden farklı yaratan, her insanın yüzünü diğerinden ayıran ve hiçbir simayı diğerine benzetmeyen o ince sanat, ehadiyetin en parlak delilidir.
Ne var ki, Celâl ile Cemâl birbirinden ayrılmaz iki hakikattir. Zira ekseriya Celâl'in perdesi altında Cemâl gizlenmiştir. Kışın sert yüzü baharın tebessümünü hazırlar. Toprağın bağrı yarılmadan başak bitmez. Budanan ağaç daha gür meyve verir. Hastalık sabrın, sabır ise manevî terakkinin vesilesi olur. Ölüm dahi ehl-i iman için ebedî saadetin kapısını açan bir terhistir. Demek ilk nazarda celâlli görünen nice hadiselerin arkasında pek derin cemaller saklıdır.
Bazen de Cemâl'in içinde Celâl görünür. Güneşin nuru hayat verir; fakat aynı güneş yakıcı kudretiyle Celâl'i de gösterir. Yağmur rahmettir; fakat tufan olduğunda Celâl'in bir cilvesine döner. Rahmet dahi hikmetten ayrılmaz; şefkat dahi adaletsiz olmaz.
İşte bu sırdandır ki, ehl-i marifet nazarında Celâl dahi cemildir, Cemâl dahi celildir. Çünkü ikisi de aynı Zât-ı Zülcelâl'in iki ayrı cilvesidir. Basiret sahibi olan kimse musibette yalnız acıyı değil, arkasındaki rahmeti de görür. Nimette yalnız lezzeti değil, Mün'im-i Hakikî'nin ihsanını müşahede eder.
Öyleyse müminin vazifesi, yalnız güller arasında Rabbini aramak değildir. Dikenlerdeki hikmeti de okuyabilmektir. Yalnız baharın çiçeklerinde değil, kışın ayazında da İlâhî isimlerin cilvelerini görebilmektir. Çünkü aynı kalem, hem baharı yazar hem kışı; aynı kudret, hem hayatı verir hem ölümü yaratır; aynı rahmet, bazen tebessüm ederek bazen de ikaz ederek kulunu kemale sevk eder.
Cenâb-ı Hak bizlere eşyanın yalnız görünen yüzünü değil, hakikatini gören bir iman nazarı ihsan eylesin. Tâ ki Celâl'de Cemâl'i, Cemâl'de Celâl'i okuyabilelim; her tecellide Rabbimizin esmâ-i hüsnâsını tanıyıp marifet ve muhabbetullah yolunda daimî bir terakkiye mazhar olabilelim.
Âmin.